Kurallar

Fita kurallarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

Açık Alan Hedef Okçuluğu kuralları

Kapalı Alan Hedef Okçuluğu kuralları

Advertisements

Teknik Bilgiler

Recurve Yay Ok Atış Basamakları:

1. Duruş

Okçu rahat ve sakin bir pozisyonda, her ayağı atış çizgisinin her iki yanında, dik durmalıdır. Ayaklar omuz genişliği kadar açık olmalı ve vücut ağırlığı her iki ayakta ve ayağın topuğu ile parmak uçları eşit olmalıdır. Bu vücudu sabit tutacak ve denge sağlayacaktır. Atışlar sırasında vücut pozisyonu mümkün olduğunca ağırlık merkezi değişmeden veya vücut eğilmeden sabit kalmalıdır.
Eğer kirişin kola kadar çekilişinde bir problem varsa, açık duruş gerekebilir. Bir kez duruş pozisyonu sağlandıktan sonra her atışta aynı tutarlılıkta olmalıdır. İşaret kullanmak duruşa yardımcı olabilir.

2. Okun Takılması

Oku, oku yerleştirme işaretinin altına, kirişin okun arkasındaki çentiğe gelecek şekilde yerleştiriniz. Okun üzerindeki tüyünsize doğru olduğuna ve çentiğin kirişe iyice oturduğuna emin olunuz. Okun sapının okun kalanına yerleştirilir.

3. Kirişin Tutulması

Hedef Okçuluğu stilinde, işaret, orta ve yüzük parmağı kullanılır. İşaret parmağı okun çentiğinin üstüne, orta ve yüzük parmakları çentiğin altına yerleştirilir. Parmaklar içeri doğru kıvrılır ki, bu üç parmaktaki ilk boğum kirişi hizalasın. İşaret ve orta parmağınız ile çentik arasında mesafe bırakın ki, parmaklarınız çentiğe değmesin (bu çentiği “kıstırma”yı (pinching) engeller). Elin arkasını mümkün olduğu kadar düz tutunuz. Başparmağınızı içeri sokun ki, yayı tam güçle çektiğinizde boğazınıza yerleştirebilesiniz. Kirişi hafifçe çekiniz, böylelikle parmaklarınız çekiş için hazır duruma gelsin. Çekiş sırasında her üç parmakta da eşit miktarda baskı olmalıdır.

4. Kabzanın Tutuluşu

Yayı, kabzanın ortasını işaret parmağınız ile başparmağınızın arasına, yukarıda gösterildiği gibi, kabzayı tutan elinizin ortasına gelecek şekilde yerleştiriniz. Başparmağınızın kaslı kısmı yay tutuşun ortasının üzerine gelmelidir. Çekiş esnasında baskı başparmaktaki kasın üzerine alınmalı ve direk olarak bileğe verilmelidir. (low wrist position). Başparmak ve diğer parmaklar gevşek kalmalıdır. Eğer parmak veya yay askısı kullanılmıyorsa, parmak uçları yaya dokunana kadar yayın etrafında kıvrılmalıdır. Bu serbest bırakış anında yayın elden düşmesini engelleyecektir. Yayı kavramada tutarlı bir el pozisyonu gerekmektedir.

5. Çekiş Öncesi Pozisyon

Yayı tutan kolunuzu, kol pozisyonunu kurmak için kabzaya doğru itiniz, sonra yayı tutan kolunuzu yukarı kaldırarak geriye çekiniz, taki yukarıdaki resimde gösterilen pozisyona ulaşana kadar. Öndeki omzunuzun alçak pozisyonunu koruyunuz. (Çekiş mesafesi kısalırken, omzun yukarı ya da geriye doğru rotasyon yapmasına izin verilmemelidir.) Yayı çeken kolunuzun dirseğini yukarıda tutunuz, bu yayı tam güçle çekerken sırt kaslarına ihtiyaç olduğu zaman onların harekete geçmesine yardımcı olacaktır.

6. Referanslar

Dayanak noktası, elin çenenin üzerine yerleştiği ve kirişin yüze değdiği yerdir. İşaret parmağın çenenin karşısına yerleşmiş olması son derece önemlidir; baş parmağın avuç içine doğru bükülür, böylelikle boynun yanında yerleştirilebilir ve kiriş çeneye değer (mümkünse burun). Tüm bu pozisyonların arasındaki ilişki tüfekteki gibi “gez” kadar önemlidir, bu yüzden olabildiğince tutarlı olması son derece önemlidir. Bu tutarlılık, çekiş mesafesi pozisyonu için de gereklidir. Pozisyonlardaki herhangi bir farklılık yayın oka uygulayacağı gücü etkileyecektir.

7. Tam Çekiş ve Nişan Alma

Tam çekiş, gerginliğin sırt kaslarında korunduğu yerdir ve yayı tutan kol, nişan alma iğnesini hedefin ortasına hizalamak için, hareket ettirilir. Hedef alma iğnesi hedefin ortasına geldiğinde, ipin hizası kontrol edilmelidir. İpin hizası, yukarıda gösterildiği gibi kirişin, yayın ve hedef alma iğnesinin hizasıdır (kiriş biraz gözün önünde olursa, bu görünüşü bulanıklaştıracaktır.)
Yay doğru dikey pozisyonda tutulduğu zaman, kiriş ve yayın köşesi paralel olacaktır. Eğer olmazsa, yay dikeylikten eğilmiş olur. Tüm konsantrasyon ile nişan almadan önce, önceki bütün adımlar her şeyin doğru pozisyonda olduğuna emin olmak için gözden geçirilmelidir. Eğer vücudun herhangi bir parçası yerinde hissedilmiyorsa, en iyisi atışı durdurmalı, kiriş gevşetilmeli ve kötü bir atış yapmaktansa tekrar başlanmalıdır.
Hedefin ortasını nişanlarken, kaslar nişan alma iğnesini sabit tutmaya çalışırken iğnesinin hareket etmesi normaldir. Pratikle, nişan alma daha sabitleşecektir. Eğer ok yüksek düşerse, nişan alma iğnesini yukarı, eğer ok alçak düşerse, nişan alma iğnesini aşağı, eğer ok sola düşerse, nişan alma iğnesini sola, eğer ok sağa düşerse, nişan alma iğnesini sağa hareket ettiriniz.

8. Bırakış

Kirişin bırakılışı sıralamadaki en kritik adımdır. Eğer doğru yapılmazsa önceki bütün çabalar boşa gider. Oku doğru şekilde serbest bırakmak için, kirişi tutan parmaklarınız, kirişin parmakların üstünden kaymasına izin vermelidir. Her üç parmakta aynı anda serbest bırakmalıdır.
Bu kirişin parmaklardan en az sapmasıyla çıkmasına sebep olacaktır. Bırakma doğru yapıldığında, sırt kasları kolu geriye doğru çekerken el geriye doğru hareket etmelidir ve parmaklar boynun yanında rahat pozisyona gelmelidir. Eğer parmak kasları kirişi bırakmak için bükülürse, el dayanak noktasının yaklaşık 5 cm gerisine, rahat pozisyona gelecektir. Parmak kaslarını bükmek kirişi yanlara doğru saptıracaktır ve ok ufuk  çizgisinde bir taraftan diğer tarafa yayılacaktır.

9. Hareketi Sonuna Kadar Yapmak

Hareketi sonuna kadar yapmak yayı tutan kolun pozisyonunu, ok hedefe isabet edene kadar korumaktır. Ok serbest kalana kadar yayın herhangi bir hareketi oku hareket ettirecektir. Yayı çeken el ok bırakıldıktan sonra geriye doğru çekilirken, kafanın ve vücudun pozisyonu sabit kalmalıdır.
Okun bırakılmasından sonra, yayı tutan elin düşürülmesi önemlidir, yayı tutan elin bırakıştan sonra düşmeye başlaması bazı okların hedef üstünde aşağı düşmesine sebep olur. Oku bırakıştan hemen sonra okun nereye gittiğini görmek için kafayı hareket ettirmek yayı tutan elin yanlara hareket etmesine sebep olabilir.

Türkiye’de Okçuluk

Ulu Önder Atatürk, “1925′de çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Hakkında Kanun” kapsamında spor tekkelerinin de kapatılması üzerine, meydana gelen bu boşluğu doldurmak için 1937′de emir vererek, kemankeş ailelerinden gelen birkaç kişiye Okspor’u kurdurmuştur. Okspor Ata’nın ölümünden 1 yıl sonra,1939′da, tepeden inme bir emirle kapatılmış, Türk geleneksel okçuluğu bu son dirilme hamlesinde ayağa kalkmayı başaramamıştır. Bu dönemde Vakkas Okatan, Necmeddin Okyay, Bahir Özök, İbrahim Özok gibi isimler Türk okçuluğunu tekrar canlanması için çaba sarf etmişlerdir. 1939′da Okspor’un kapatılmasından sonra ülkemizde uzun bir zaman uykuya yatan okçuluk, 1950′lerde bir subaya verilen emirle yeniden tesis edilmeye başlamış, ama bu kez okçuluk tamamen modern sistem ve teçhizata dayalı olarak kurulmuştur.
Gerçek bir ata sporu olarak tarihimiz içinde yer alan, tüm dünya ülkelerinin ciddi araştırmalar yaptıkları Türk Okçuluğu, son 5 yılda hızlı bir sportif kalkınma modeli sergileyerek, bu yönü ile bir örnek oluşturdu. Yapılan ciddi planlama ve spor teşkilatlarının sağladığı önemli destek sayesinde bugün Türk Okçuluğu ülkemizi yurtdışında en iyi şekilde temsil etmenin gururunu duymakta. Dünyanın hemen her köşesinde yarışan okçularımız, özellikle son 16 yıl içinde aldıkları başarılı sonuçlar sayesinde, var olan olanaklarla çok iyi şeyler yapılabileceğini kanıtladılar.

Modern Okçuluk

Günümüz Türkiye’sinde Osmanlı devletinin zirveye taşıdığı ancak modern anlayışın dünyayı sarması ile kendisini uzunca bir zaman unutturan bu okçuluk disiplini ve anlayışı 6-7 senedir geleneksel okçularımızın vasıtası ile tekrar canlanmıştır. Ancak okçuluk dünya çapında kabul edildiği haliyle 15.yy başlarında başladığı kabul edilmektedir. Bu Anlamda ilk okçuluk dernekleri 16. ve 17.yy.larda İngiltere’de kuruldu. 19.yy.da İngiltere’den ABD, Kanada ve Avustralya’ya geçti, 20.yy.ın başlarında da gerçek anlamda bir spor olarak kabul edilmeye başlandı. İlk kez 1900 Paris Olimpiyatlarında erkekler kategorilerinde programa dahil edilerek, 1920 yılına kadar olimpiyatlarda yer aldı. Bayanlarda ise sadece 1904 – 1908 Olimpiyat Oyunlarında yer alan bu spor, daha sonra 1972 yılına kadar olimpiyatlara alınmadı.
İlk zamanlarda duran ya da uçan kuşları vurmaya dayanan okçulukta, sonraları modern bir spor anlayışı içinde cansız hedeflere atışlar esas alındı. Okçuluğu gelişmiş ve sistemli bir spor haline getirebilmek amacıyla 1931’de Belçika, Fransa, Polonya ve İsveç’in öncülüğünde, Uluslararası Okçuluk Federasyonu FITA (Federation Internationale de Tir L’Arc) kuruldu. Okçulukta asıl önemli gelişmeler de ancak bu tarihten sonra sağlanabildi ve 1933’te ilk kez Dünya Okçuluk Yarışması ilk kez düzenlendi. 1940’lı yıllarda FITA tarafından düzenlenen okçuluk karşılaşmaları, 1957’den sonra iki turda yapılmaya başlandı. Daha sonraları okçuluğa olan ilgiyi artırmak amacıyla 1985’te Büyük FITA Turnuvası adı altında yeni bir turnuva geliştirildi.

Okçuluk Tarihi

Osmanlı Türklerinde okçuluk, eski Türklerdeki okçuluk anlayış ve uygulayışının bir uzantısıdır. Ancak Osmanlı Türklerinde okçuluk daha büyük önem kazanmış, amaç ve uygulayışa yenilik ve genişlik kazandırmıştır.
Eski Türklerde olduğu gibi Osmanlılarda da okçuluk, ordunun etkinliğini ortaya koyan bir araçtı. Bu nedenle bu aracı en iyi biçimde kullanabilmek için eğitim ön planda tutulmuştur. Eğitim, doğal olarak yarışmayı da bünyesinde barındırıyordu. Okçuların birbirlerinden üstün olduklarını gösterme amaçları onları günümüzün insanını şaşkınlık içerisinde bırakan başarılara itmiştir.

İncelenen Türk oklarının ortaları kalın, baş ve sonlara doğru incelen, çok düz, esnek ve kozalaklı ağaçlardan yapıldığı saptanmıştır. Batılı araştırmacıların yaptıkları saptamalara göre “Türklerde okun uzunluğu, öncelikle oku atacak kişinin boyuna ve yayın niteliklerine bağlı” idi.

Evliya Çelebi Seyahatnamesine göre yaycıların piri, ilk halife Ebubekir’in oğlu, Mehmet kabul edilir.

Ok yapımcıları Istanbul’daki 200 dükkanda 300 kişi idiler. Ok yapımcılarının piri olarak Kavvasoğlu, Ömerinoğlu Ebumuhammed gösterilir. Okçuların piri olarak bazı kaynaklarda II. Halife Hz. Ömer’în adı da geçmektedir.

Türklere Anadolu’nun kapılarını açmış olan Osmanoğulları, ok ve okçuluğa çok büyük önem ve değer verdiler. Orhan Bey Bursa’da yaptırdığı “Atıcılar Alanı” ile bu konuda ilk girişimi yapan hükümdar oldu. Yıldırım Beyazıt da Gelibolu’daki Okmeydanını yaptırdı. Daha sonraki dönemlerde ülkedeki önemli ok meydanlarının sayısı 34’ü buldu. Bu arada şunu da belirtmek gerekir; Geçici hatta devamlı ok atılan her yere “Okmeydanı” denilmemiştir. Düzenlenen alanların bu adı alabilmesi için, sınırları taşlarla çevrili, gerekli tesisleri olan, usta kemankeşlerin menzil taşlarının yer aldığı yönetici ve eğitici kadroları bulunması zorunluydu.

Bölgelerdeki okçuluk çalışmasının topluca yapılması amacıyla okçuluk tekkeleri kurulmuştur. Bu kuruluşlara “Kemankeş Tekkesi, Tirendazlar Zaviyesi ve Atıcılar Dergahı” gibi adlar verilmiştir. Okçular tekkesi, günümüzün değerlendirilişi ile bir kulüp idi. Bu tekkenin başında bulunan kişiye, “Şeyh” denirdi. Bu kişi devlet tarafından görevlendirilmiş bir kulüp başkanı durumundaydı. Şeyh’e aynı zamanda “Binyüzcü Şeyh” adı da verilirdi. Şeyhler usta kemankeşlerin en olgun ve en akıllılarından seçilirdi.

Kemankeşler usta atıcılar tarafından hazırlanan program doğrultusunda çalışmalarını sürdürürlerdi. Usta atıcılar arasında “İdmanı bir gün bırakanı, kemankeşlik on gün bırakır” denilirdi.

Okçular tekkelerinin her birinde bir sicil defteri tutulur, kemankeşler ve sağladıkları dereceler günü gününe bu deftere yazılırdı. Bu defterde yer alabilmek için en az 900 gez (594 m.) uzaklığa ok atabilmek şarttı. Bu barajı aşan okçu günümüzde lisans olarak kabul edilen, ” Kabza” alma onuruna erişirdi. Okçular kanunnamesinde ençok özen gösterilen konulardan biri bu kanunname ile biçimlendirilmişti.

Okçular tekkesinin bünyesinde, disiplin dışı hareketlerde bulunan kemankeşleri yargılayan ve cezalandıran bir Divan ile bu meydanın güvenliğini sağlayan bir güvenlik örgütübulunurdu. Kemankeş Mustafa, Kavisname adlı yapıtında ok atışlarıyla ilgili çalışmaları yöneten ve günümüzde antrenör denilen kişilere duyulan sınırsız saygıyı şu cümle ile nakleder: “Üstadsız bir nesne kemal ile idrak olunmak muhaldir.”

Kemankeşlikle ilgili tüm çalışmalar da bir programa bağlanmıştır. Hatta büyük yarışlardan önce kemankeşlerin hazırlanması için birkaç hafta önce kampa alındıkları ve bu kamplarda gıda, çalışma ve dinlenme yanı sıra uykularına da özen gösterildiği, uyku sırasında sol kolları ve kalp üzerine yatmalarını önlemek için nöbette bekleyen kişilerin görevlendirildiği kaydedilmektedir.

Okçulara, “Tirendaz, Tirzen, Kemankeş, Kavvas, Tirkeş” denilirdi. Kemankeşler hergün “Alalade idman” yaparlardı. Önemli yarışmalardan önce “Muhkem İdman” ağır ve zorlu çalışma dönemine girerlerdi. Okçuluk yapmak isteyen kişiler önce tekke şeyhinden izin alırlar ve namaz kılarak çalışmalara başlarlardı. “Şakirt” denilen acemi okçular önce tekkede yapılan ilk bölüm çalışmalarına katılırlardı. Bu acemi okçulara önce yayla idman yaptırılırdı. Bu idmanda ustasından “Kepaze kabzası” nın nasıl tutulacağını öğrenen okçu adayı, bu çalışmada vücüdun kepaze ile uyum kazanmasını sağlardı.İlk dönemlerde 66 kez kepaze çekilirdi. Bu çalışma ustaların yönetiminde günde bine kadar çıkarılabilirdi. Bu arada ” Şakirt”ler her sabah on kezden başlayarak her defasında arttırmak üzere avuçlarını bir mermere vurulardı. Okçuluk hem kuvvet hem de yetenek gerektiren bir beden sporu olduğu için uzun bir hazırlık dönemini zorunlu kılardı. Bu çalışmalar toplam dört ya da beş ay sürerdi.

Okçulukta meydan çalışmaları, uzun süreli olurdu. Ustasının yönetiminde gerekli düzeye erişen okçu, “Kemankeş” sıfatını kazanabilmek için en az 900 geze ok atabilmesi zorunluydu. Bu gelişimi gerçekleştiren okçu, “Kabza”, yani izin alabilmek için tekke şeyhinin, bazı durumlarda da padişahın onayını alması gerekirdi.

Ok atışlarında başlıca iki tür atış vardı: Menzil (mesafe) ve puta (hedef) atışları. Bu iki atış türüne de katılabilmek için okçunun kabza almış olması gerekirdi.

Okmeydanlarında “Menzil atmak” ya da, “Menzil dikmek” (rekor kırmak) için yarışılan günlere, “Meydan günü” denirdi. Okun düştüğü uzaklık “Gez” ile ölçülürdü. Orta boylu bir kişinin normal olarak attığı bir adım boyu “bir gez” olarak kabul edilirdi, bunun uzaklığı yaklaşık 66 cm’dir.

Hedefe ok atışları ise kuvvet, teknik, beceri ve görüşün birleşiminde noktalanıyordu. Hedefe atışlara, “Nişan atışları”, “Puta atışı” ya da “Puta koşulları” denilirdi.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra putların, Ayasofya Camii içinde ve İstanbul’un diğer yerlerinden toplattırarak Okmeydanı’nda “Nişangah” (hedef) olarak kullanılmasını emrettiği anlatılır. Bu nedenle bu atışlara “Puta atış” denmiştir. Hedefe atış yerlerinde nişangah olarak kullanılan put ya da sepetler 300 gez uzaklığa konurdu. Ayrıca nişangahların üzerinde bir de çıngırak vardı. Bu çıngırak, atışlarda hedefe isabeti haber veriyordu.

Hedefe atış yarışlarının değişik türleri vardı: İp altından yapılan atışlarda kemankeşin boyunun altında ip gerilirdi. Zarp atışlarında kalın demir ya da tunç levhaları okla delmek gerekirdi. Makbul İbrahim Paşa, Atmeydanı’ndaki sarayını yaptırması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman’a bir ziyafet vermiştir. Bu ziyafet eğlenceleri sırasında, Türk Okçuluk Tarihinin önemli kişilerinden biri olan Tozkoparan İskender, at üstünden attığı okla birbirinin içine yerleşmiş 5 kalkanı delmiştir. Bu usta kemankeşin başarıları efsanelere konu olacak kadar büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Tozkoparan İskender’in Gündoğusundaki 1281,5 gez menzilinden daha uzağa ok atışı hiçbir dönemde gerçekleşememiştir. Tozkoparan başarılı okçuluk yaşamında sadece Lodos menzilinde Bursalı Şüca’yı geçememiş ve “Ah! Lodos menzili…” diyerek ölmüştür.

Ok’a “Tir” ya da “Sehem” de denilirdi. En iyi ok çam ağacından yapılırdı. Bir metre uzunluğunda, üç parmak kalınlığında ve budaksız olan dallar bir takım işlemlerden geçirildikten sonra 3 yıl dinlenmeye bırakılırdı. En iyi ok yapımı için 20 yıl, “Timarlı” denilen daha dayanıklı oklar için 50 yıl beklenirdi. Okların maden ya da kemikten sivri ucun geçirildiği yere “Temren”, “Demren”, ya da “Soya” denirdi. Oku hedefe dik götüren tüye “Yele” adı verilirdi. Bu yeleler kuğu, kerkenez, kartal, tavşancıl gibi kuşların kanat tüylerinden yapılırdı.

Güçlü kolların çektiği yaylardan fırlayan oklar mermi gibi giderek hedefi adeta sabun kalıbı gibi delerlerdi. Yarım metre kalınlığındaki kütükleri delip geçen oklar bulunduğu gibi, deve çanları, su bardakları ve demir kahve havanlarını delen oklar da görülmüştür.

Ok uçları da farklı olabilirdi; Düdüklü oklar, havada ıslık çalarak giderdi. Uçları testere gibi olan saplandıkları yerleri paramparça etmeden çıkmazlardı. Geniş uçlu temrenler av ve savaşta, uçları meşinli oklar eğitimde kullanılırdı. Parlayıcı fitilli (Dum Dumlu) oklar tüm okların en önemlisiydi. Bunlar deniz savaşlarında düşman yelkenlilerini ateşe vermek için kullanılırdı. Ayrıca uçları zehirli oklar da vardı.

Okların kondukları torbalara “Kandil, kubur, tirkeş, sadak, ok kesesi, okluk” denirdi. Bunlar en güzel şekilde işlenirdi.

Yaya “Kavs” ya da “Keman” denirdi. En iyi yaylar akağaçtan yapılırdı. Yay yapımında kullanılan sinirler öküzlerin bileklerinin üst tarafından diz kapaklarına kadar olan bölümden sağlanırdı. Yaydan çıkan okun düzgün gitmesini sağlayan tüy üzerindeki yere “Siper” ya da “Ok yatağı” denirdi. Yayların sürekli olarak rüzgara karşı gölgede asılması gerekirdi.

Türk yayları geniş ve ortası içeriye doğru basık, İran yayları bir daire biçiminde, Tatar yayları ise, her iki yaydan daha geniş görünümdedir. Bunların içinde etkili olanı Türk yaylarıdır.